Bolvadin Temel Taslari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bolvadin Temel Taslari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bolvadin’in Lezzetli Mirası: Haşhaşlı Katmerin Hikâyesi ve Tarifi


📜 Bolvadin’in Lezzetli Mirası: Haşhaşlı Katmerin Hikâyesi ve Tarifi



Afyonkarahisar’ın incisi Bolvadin, sadece tarihiyle değil, mutfağıyla da gönülleri fethediyor. Bu yazımızda, Bolvadin’in meşhur haşhaşlı katmerinin tarifini, yapım inceliklerini ve bu eşsiz lezzeti en güzel şekilde sunan yerleri detaylıca ele alıyoruz.

🥣 Katmer Nedir?

Katmer, Anadolu’nun farklı bölgelerinde farklı şekillerde yapılan, ince hamurun yağ ve iç malzemeyle katlanarak pişirilmesiyle elde edilen bir hamur işidir. Bolvadin’de ise bu lezzet haşhaş ezmesiyle buluşarak bambaşka bir kimliğe bürünür.

👩‍🍳 Bolvadin Usulü Haşhaşlı Katmer Tarifi

Tarifi, Bolvadin’in sevilen ustalarından Yadigar Gencer’den dinledik. İşte en anlaşılır haliyle:

🧂 Malzemeler:

  • 3 su bardağı ılık su

  • 8 su bardağı un

  • 1 yemek kaşığı tuz

  • 20 g yaş maya + 1 tatlı kaşığı şeker (mayayı eritmek için)

  • 2 su bardağı dövülmüş haşhaş

  • 2 su bardağı sıvı yağ

  • Tereyağı (piştikten sonra sürmek için)

🔪 Yapılışı:

  1. Ilık su, maya ve şekeri karıştırıp aktifleşmesini bekleyin.

  2. Un ve tuzu ekleyerek yumuşak, ele yapışmayan bir hamur yoğurun.

  3. Hamuru 10 dakika dinlendirin.

  4. Haşhaş ve sıvı yağı karıştırarak iç harcı hazırlayın.

  5. Hamurdan portakal büyüklüğünde bezeler yapın.

  6. Her bezeyi oklava ile açın, haşhaşlı karışımdan sürün.

  7. Katlayarak kare şekli verin.

  8. Katmerleri tekrar hafifçe açın.

  9. Yağsız tavada önlü arkalı pişirin.

  10. Piştikten sonra üzerine tereyağı sürerek servis edin.

📌 İpucu: Katmerin tel tel ayrılması için hamurun iyi yoğrulması ve haşhaşın bolca sürülmesi gerekir.

🏘️ Bolvadin’de Katmer Nerede Yenir?

Bolvadin’de katmer denince akla gelen birkaç özel adres var:

İşletme AdıKonumÖne Çıkanlar
Nur Katmerİmaret Camii yanıHaşhaşlı, peynirli, patatesli, kaşarlı katmer çeşitleri
Hanimelı Katmer ve Bükme EviMecidiye Mah., Milli Birlik Cad.5⭐ yorumlar, geleneksel tarifler
Merve Bükme KatmerKadınana Cad.4.9⭐ puan, bol haşhaşlı katmer
Yengem Katmer SalonuHüseyin Bayık Cad.4.3⭐ puan, düğün siparişleri
Erenler Neşeli Katmer Gözleme EviMerkezGözleme ve katmer çeşitleri

🎉 Katmerin Sosyal Hayattaki Yeri

Bolvadin’de katmer sadece bir kahvaltılık değil, aynı zamanda düğün sofralarının da vazgeçilmezi. Usta aşçı Recep Gencer, düğünlerde katmer pişirerek bu geleneği yaşatıyor. Katmer, misafirperverliğin ve paylaşmanın simgesi olarak görülüyor.

🧠 Katmer Yaparken Dikkat Edilmesi Gerekenler

  • Hamur çok sert olmamalı, ama ele yapışmamalı.

  • Haşhaş ezmesi bol ve eşit yayılmalı.

  • Tavada pişirirken yağ eklemeye gerek yok; haşhaşlı karışım yeterli.

  • Katmer sıcak servis edilirse lezzeti katlanır.

  • İç harç olarak tahin, peynir, patates, ıspanak gibi alternatifler kullanılabilir.

💬 Son Söz

Bolvadin’in haşhaşlı katmeri, sadece bir tarif değil; bir kültür, bir gelenek. Nur Katmer gibi işletmeler bu mirası yaşatırken, ustalar da bu lezzeti yeni nesillere aktarıyor. Yolunuz Bolvadin’e düşerse, bu eşsiz lezzeti yerinde tatmadan dönmeyin.


Haci İsmail EMRE kimdir, hayati

BOLVADİN ASIRLIK ÇINARLAR
Yazılarımızda sizlere Bolvadin Temel Taşlarını bulup onlarla yapılan röportajlarımızı sunuyoruz.



bu yazımızda sizlere  Hacı İsmail İmre ile yapılan söyleyişiyi sunuyoruz.

Nüfus kaydında 1950 olan gerçekte doğum tarihi 1946 dır. 6 kardeş olan İmre ortaokul 3 sınıfa kadar okumuş 3 den terk ederek şoförlük hayatına başlamıştır. Dile kolay, tam 53 yıl şoförlük yaptığını ifade eden İmre Almanya'da 23 yıl tır şoförlüğü 15 yıl ilçemiz Aksel Turizm firmasında 2005 yılından bu zamana kadar da Haskaymak'ta ve çeşitli fabrikalarda servis şoförlüğü yapmıştır.
Şoförlük mesleğini sağlık sorunları ve yaşlılıktan dolayı bıraktığını ifade eden İmre şoförlük mesleğini anlımızın akıyla tamamladığını Allah'a şükür kimsenin burnu kanamadan önemli bir kaza bela yaşanmadan bıraktım dedi. Kendisine sağlıklı bir yaşam diliyor teşekkür ediyoruz.



Bolvadin Temel Taşları-Taksici Ekrem GÜNEY

Bolvadin'in sevilen simaları, Bolvadin Temel Taşları hakkında yazılarımıza devam ediyoruz, 

Taksi şoförü olan Ekrem Güney ve ilçemiz taksi durağında çalışan şoförleri tanıtıyoruz.
1949 Bolvadin doğumlu olan Güney 1976 yılından bu zamana kadar taksi şoförlüğü yapmaktadır.
1973- 1974 yıllarında Seka da kaynakçı olarak çalışan Güney iş kazası sonrası ordan ayrılıp taksi kullanmaya başlamıştır.

İlçemiz S.S. 25 Nolu Taksi Şoförler başkanlığı bağlı 35 mevcut halen çalışan 18 şoför bulunmakta Merkez Garaj ve Hastane olmak üzere 3 adet durak bulunmaktadır. 
Tüm şoförlerimize hayırlı işler diliyor hayatta olmayanlara Allah'tan rahmet diliyoruz...



Bolvadin Temel Taşları başlıklı yazımızda #Bolvadin'in diğer ileri gelenleri hakkında bilgi bulabilirsiniz.

videoyu hazırlayan Bolvadin Cevherlerine teşekkürler.

Tacettin Ekici kimdir Hayatı

 
 KAŞAR PEYNİRİ
Bolvadin Temel taşlarını, unutulmayanları Sait hocamızın anlatımıyla dinliyoru.


Tacettin Ekici…Fotoğrafçı Tacettin veya “Resimci Taciddin”…Hacca ve umreye giderken yanında kilo kilo kaşar peyniri götürürdü. Bu kadar peyniri ne yapacağını merak eder, bir şey de diyemezdim. Her gün oradan ekmek alır, dilimlediği peynirleri ekmeğin arasına koyar, yanına da meyve suyu ekleyerek Kabe’de ihtiyaçlılara dağıtırmış. Bunu her gittiğinde alışkanlık haline getirmiş.

3 Temmuz 1990…Kurban Bayramının ikinci günü… Fotoğrafçı Tacettin, vacip olan “Şeytan Taşlama” vazifesini yaptıktan sonra oteline gitmek için yola çıkar. Yol üzerinde bir tek tünel var. Gidenler ve gelenler aynı tüneli kullanıyor. Tünel içerisinde yığılma ve sıkışma sonucu izdiham oluyor ve herkes birbirini eziyor. Orada o gün 578 Türk hacısı şehit oluyor. Babam yaralı bir şekilde iki gün sonra oteline dönebiliyor. Henüz vâde yetmemiş…

Oraların aşkıyla yanan Fotoğrafçı Tacettin, imkan oldukça umreye gitmeye başlıyor… 11 Ekim 2004 Pazartesi… Mekke’deki odasında, sabah namazını Kabe’de kılmak için kalkıyor. Hiç doktora gitmeyen, hasta olmayan adam abdest alırken olduğu yere yığılıp son nefesini veriyor. Öğle namazı sonrası Kâbe’de cenaze namazı kılınıyor ve Cennet-i Mualla Kabristanı’na defnediliyor… Allah rahmet etsin… “Harâbat ehlini hor görme, / Defineye mâlik viraneler var.”
2011 yılında bana da hac yapmak nasip oldu. Bu gördüklerimi sizlerle paylaşmak istedim.

HACC'DAN İLGİNÇ NOTLAR
1-- Her renkten, her dilden, her yaştan Kabe'de buluşan bütün insanların, 40 dereceye varan sıcakta, kendilerinden geçmiş halde aynı dili konuşup "Lebbeyk" diyerek büyük bir haz içerisinde Kabe-i Muazzama'yı tavaf ettiklerini gördüm.
2-- Arafat'ta, her namaz vaktinde, çadırlardan yükselen tekbir, fatiha, zammı sûre nidalarının aynı anda göğe yükselip birbirlerine karıştığını; insanın içini titrettiğini, insanların manevi bir duygu seline kapılıp, başka bir âleme gittiklerini gördüm.
3-- Bir gece içerisinde 4-5 milyon her yaştan hacının aynı yolu kullanarak, 12 kilometrelik yolu yaya olarak yürüdüklerini gördüm.
4-- Müzdelife'den Mina'ya kadar, gece karanlığında sabaha kadar yürüyen hacıların, fazla yüklerini bulundukları yerlere attıklarını gördüm.
5-- Bayramın 1.2.3. günü şeytan taşlamayı bekleyen binlerce cefakar, fedakar hacının sokaklarda yan yana yatarak sabahladıklarını gördüm.
7-- Her türlü sıkıntıya, sıcağa, eziyete, yılgınlığa, bezginliğe, uykusuzluğa rağmen; kimsenin şikayet etmeden, haccın rükunlarını yerine getirmek için çabaladıklarını gördüm.
8-- Mekke ve Medine şehirlerinin iklim açısından olsun, medeniyet açısından olsun, çok farklı olduğunu; buralardan, hacıların manevi bir tat aldıklarını gördüm.
9-- Kırk günlük hac süresinin bazı insanlar için çok uzun olduğunu; günler uzadıkça bazı insanlardaki günah işleme oranının arttığını gördüm.
10-- Hacca gelirken tavsiye edilen: "Sabır Hacı Sabır!" sloganının yerini, "Saldır Hacı Saldır!" olarak algılayıp; kul hakkını hiçe sayanlar olduğunu gördüm.
11-- Hacca gelirken bir arkadaşımın: "Aman, şeytana taşı hızlı atıp uyandırma!" esprisinin gerçek olduğunu; şeytanın görevini üstlenmiş bazı hacı(!)ların aramızda dolaştıklarını gördüm.
12-- Medine'de Resulullah Efendimizin Kabr-i Şeriflerini ziyaret eden insanların, büyük bir hürmet içerisinde önünde ilerleyip; gözyaşları içerisinde ruhuna dua ettiklerini gördüm.
13-- Mescid-i Nebevi'de, Resulullah Efendimizin kabri ile minberi arasındaki Ravza-i Mutahhara (Cennet Bahçesi) denilen yerde, iki rekat namaz kılmak için saatlerce bekleyen insanlar gördüm.
14-- Atalarımızın, Resulullah Efendimizin akraba ve ashabına duyduğu sevgi ve hürmeti belirtmek için kabirlerinin üstüne yaptırdığı türbelerin yıkılıp, Vahhabi zihniyetine göre mezarlarının dört taşla çevrildiğini gördüm.
15-- Uhut Savaşı’nın yapıldığı bölgede, Hz. Hamza'nın ve 70 sahabinin şehit oldukları yerde, toprağa basmaktan hicap duyup, titreyerek yürüyen insanlar gördüm.
16-- Mekke'deki Kabe-i Muazzama ve Medine'deki Mescid-i Nebevi'nin etrafının çok güzel dizayn edildiğini; temizliğin ve düzenin mükemmel olduğunu gördüm.
Daha söyleyemediğim çok şeyler gördüm… N.Sait EKİCİ

HAÇÇA ABA KİMDİR, HAYAT HİKAYESİ

HAÇÇA ABA


Hatice Apaydın…Toplum onu: “Haçça Aba” diye bilir…Rahmetli Maymununun Gazi’nin hanımı…Şu an sağ ve 96 yaşında…Eli değil, ayağı öpülesi mübarek bir pîr-i fâni…Yıllar önce her mahallenin bir bilge kişisi, yâni bilgili, olgun kişisi bulunurdu. Bu bilge kişiler o mahallenin sözcüsü, anası, babası, atası durumunda idiler…. Hastası olan, derdi olan, maddi sıkıntısı olan, geçimsizliği olan bunlara gelir ve çare arardı. Bu kendini topluma adamış kişiler de, hiç şikayet etmeden herkese yardımcı olmaya çalışırlardı.
*
Akçeşme Mahallesi’nin bilge kişisi de Gazi Amca ve hanımı Haçça Aba idi. Bunlar gece demez, gündüz demez herkese yardımcı olmaya çalışırlardı. Yetmeyeni yetirir, bitmeyeni bitirirlerdi. Makineyle dikiş dikmesini bilirdi… Bayrama yakın çok kadın, çocuğunu elinden tutup hamama götürürdü. Bu, kapısının önüne oturur; üstü başı perişan gördüğü kız çocuğunu durdurur; ölçüsünü alır; onlar hamamdan dönesiye kadar Çaputçu Basri’den aldığı kumaşla çataldonu diker ve verirdi. Haçça Aba’m çok sert ve otoriter ve çalışkan bir kadındır. Mahalleli onun sever ve sözünden hiç çıkmaz. Bugüne kadar evinde, başkasının çocuğu olan pek çok yetimi büyütmüştür.
*
LAYLON EDİK
1968 yılının bir bahar günü… Akçeşme Mahallesi’nde ağaçlar çiçek açmış fakat gene de hava soğuk… Haçça Aba’m evinin karşısındaki bahçesine finde (fide) tohumları ekerken, yoldan geçen satıcının sesiyle bahçe kapısının önüne çıkar… O gün için, renkli naylon terlikler bilinmiyor. Çok kadın ayağında, “guldur” kara lastik pabuç sürüyor. Satıcı, el arabasına doldurduğu rengarenk yeni çıkmış naylon terliklerin satışını bağırarak yapıyor. Mahalledeki kadınlar ilgiyle terlikleri inceliyorlar.
*
Haçça Aba da, merakla tezgahın başına gider. Çok kadının, terliklerde canı kaldığı halde almaya gücü yoktur. Kendisine mavi renkli bir terlik alır. Komşularından bir kadın da almak ister fakat cesaret edemez. Dokuduğu hasırın kazancından biriktirebildiği üç-beş kuruşu vardır. Haçça Aba’nın teşvikiyle ayağına ölçer ve yeşil renkli bir terlik alıp, evine sevinçle götürür.
Kadının kocası erkenden göle kamış biçmeye gitmiş ve henüz gelmemiştir. Kadın, tek odalı evlerinin ortasına kurdukları teneke sobayı, odun ve kemireyle yakar. Üzerine, etrafı isten simsiyah olmuş tencerenin içine bulgur ve mercimek koyarak pişirir. Mercimekli pilav aşı hazırdır. Üzeri birkaç yerden yamalıklı olan sofraaltını serip sofrayı kurar. Bahçeden, iki gömü pırasası çıkarıp sofraya doğrar ve kocasını beklemeye başlar.
*
Yeni aldığı terlikleri de evin başköşesine koyar. Kocasına sürpriz yapmak istemektedir. Kocası yorgun ve üşümüş bir şekilde gölden gelir. Kadın hemen karşılar ve hazırladığı iliyen (leğen) ve ıbrıkla eşinin elini yıkar. Ayağını yıkarken adamın gözü terliğe takılır. Dikkatli baktıktan sonra ne olduğunu sorar. Kadın sevinecek zannederek: “Ben aldım, yeni edik…” demesiyle birlikte, adam yerinden kalkarak sofranın üzerindeki ekmek bıçağını kapar ve eline aldığı terlikleri doğramaya başlar. Doğradığı yerde: “Orusbu mu olcan a…goduğumun karısı!” der ve bu sefer kadının üzerine saldırır. Kadın can havliyle Haçça Abagilin eve kaçar. Onlar da, sofraya oturmuş yemek yemektedirler.
Kadın; “Kurtarın!”, diye feryat ederek içeriye girer ve önü perdeli olan yüklüğe saklanır. Arkasından kocası içeri girer. Kocasını sakinleştirip sofraya oturturlar. Kadını da saklandığı yerden çıkarırlar. Haçça Aba sert bir şekilde: “Yemek bitesiye kadar kimse konuşmayacak!” der... Yemekler yenir, sinirler yatışır. Kavga konusunu anladıktan sonra erkeğe, karısının kıymetini bilmesini söyler ve tavsiyelerde bulunur. Kadına da: “Evin erkeği sever de, döver de!” diyerek onu da teselli eder. Çaylar içildikten sonra bunları mutlu bir şekilde evlerine gönderir…. Gel de şimdi bunu bugünkü kadınlara anlat!... 

N.Sait EKİCİ 

Abdullah TELLİOĞLU KİMDİR ? Bolvadin Temel Taşları...


ABDULLAH TELLİOĞLU KİMDİR ? BOLVADİN TEMEL TAŞLARI


Tellilerin Berber Abdullah…Altmış sekiz yaşında bir delikanlı…Berberlerin pîri…Ondan daha yaşlı; çalışan veya yaşayan başka berber yok...Çocukluk yıllarında bisküvi fabrikasında çalışmış. Tam elli senedir de berberlik yapıyor… En çok dükkan değiştirenlerdendir. Her girdiği dükkanın yıkılması sonucu bu ünvanı almıştır. Bir ara Eskişehir’de de çalışarak mesleğindeki ustalığını geliştirmiştir. Berberliğinin yanı sıra, Bolvadin Halk Eğitim Merkezi’nde usta öğretici olarak dersler de vermiştir. Ayrıca, Esnaf Sanatkarlar Odası başkanlığı yapmıştır.


Abdullah Tellioğlu; uzuna yakın boyu olan, elmacık kemikleri çıkık, ince ve zayıf görünüşlü, saç ve bıyıklarının bir kısmına ak düşmüş birisi… Gözlüğünün üstünden bakarak tıraş eder. Kendisiyle ve toplumla barışık; neşeli, şenşakrak, cana yakın özelliklere sahiptir. Gelen müşteriler hem tıraşını olurlar; hem de stresini atar giderler. Fanatik Beşiktaş taraftarıdır. Beşiktaş yıkıldığı zaman, eş-dost takılmasınlar diye bazen dükkanını açmaz. İki sefer umre haccı yapmıştır. İkisi hafız, yedi torunu vardır.

HAYATINIZI ANLATIR MISINIZ?
1949 yılında Bolvadin’in Alaca Mahallesi’nde dünyaya gelmişim. Babamın adı Sıtkı…Şoförlük ve taksicilik yaptı. Dört kız, üç oğlan; yedi kardeşiz. Benim küçüğüm İsmail, vergi dairesinde memur…Mustafa ise, astsubay emeklisi.
İlkokulu Savaş İlkokulu’nda bitirdikten sonra, ortaokula devam edip; ikinci sınıftan futbol aşkı yüzünden ayrıldım. İlkokula giderken tatillerde Telliler’in bisküvi fabrikasında çalıştım. 14 yaşıma gelince, Eski Kasap Aralığı’nda berberlik yapan İhsan Kayacan’ın yanına çırak olarak girdim. Burada berberliği öğrenip; büyük şehirde işyeri açma amacım vardı. Burada kendimi yetiştirdikten sonra Eskişehir’e gidip; ayakkabıcı Köttehalil’in aracılığıyla, Berber Ahmet Palas’ın yanına kalfa olarak girdim. Öğleye kadar bunun yanında; öğleden sonra da bayan kuaföründe çalıştım. Amacım ikisini de öğrenmekti. Burada iki sene çalıştıktan sonra, babamın gurbete rıza olmamasından dolayı Bolvadin’e gelip; Berber Gazi Sağlamer’in yanında askerlik vaktime kadar çalıştım.

ASKERDE BERBER MİYDİNİZ?
Benden önceki dönemdekiler 24 ay yaparken, bizim dönem 21 ay yaptı. Jandarma olarak önce Bilecik’e, oradan İzmit’e, oradan Çanakkale İmroz Adası’na, oradan Bolu’ya, oradan da Ankara’ya gelerek; askerliğimi tamamladım. Berberlik mesleğimi, en son geldiğim Ankara’da yapabildim.

İLK DÜKKANINIZI NE ZAMAN AÇTINIZ?
Askerden gelince evlendim. İki oğlum iki kızım var. Oğullarımdan Murat Sıtkı, Bolvadin Milli Eğitim Müdürlüğünde şef memur olarak çalışıyor. Mustafa Nail ise, Eskişehir Bor İşletmelerinde memur olarak çalışıyor.
Çarşı Camii’nin giriş kapısının karşısında sıra dükkanlar vardı. 1971
‘de orada mülkü bize ait olan dükkanımızda ilk işyerini açtım. Yanımızda Apıcık ve Muammer Koca vardı. Burada bir seneye yakın çalıştıktan sonra, belediye bu dükkanları yıkınca; İmaret Camii önündeki baraka dükkanlara taşındım. Orada da biraz çalıştım fakat Vakıflar İdaresi “Camiyi kapatıyor.” diye burayı yıkınca, Sümerbank yanındaki barakalara taşındım. Oradaki barakalar da kaldırılınca, şimdiki vergi dairesinin olduğu yerdeki barakalara taşındım. Vergi dairesi yapılması için buradaki barakalar da yıkıldı. Ben de en sonunda çınar aralığında kendi yerimiz olan dükkana taşındım ve artık taşınmaktan kurtuldum. 

ESKİ BERBERLERDEN BAHSEDER MİSİNİZ?
Berberlerin pîri, Hazreti Peygamber’in berberi olan Selmân-i Pâk hazretleridir. Biz onun yolundayız. Eski berberlerin görevleri bugüne göre daha fazlaydı. Berber Musa GÜLEÇ diş de çekerdi. Bazı berberler sülük vurur ve satarlardı. Bazıları iğne de vururlardı. Hatta sünnet yapanlar bile vardı. Eski berberler olarak: Abdil Temiz, Cafer Ünal, Abdil Karagüven, Orhan Enes, Abdurrahman Kozanoğlu, Şerafet Karagüven, Abdullah Balta, İhsan Emre, Eşref Koca, Abdullah Kocaali vardı. Eskiden fazla saç uzatan yoktu. Çocuklar olsun, yaşlılar olsun, saçlarını hep makine ile kısa kestirirlerdi. Yaşlılar genellikle usturaya vurdururlardı. Bugüne kadar en az 15 berber yetiştirdim. İki binden fazla da damat traşı yaptım.

SAĞLIK AÇISINDAN BERBERLİĞİN ÖNEMİ NEDİR?
Berberlik mesleği, sağlık açısından en dikkat edilecek meslektir. Devamlı müşteriyle yakın temas halindesin. Temiz ve sağlıklı olmak durumundasın. Yıllık genel sağlık kontrolü yaptırma zorunluluğumuz var. Ben müşterim rahatsız olmasın diye, yıllardır soğan-sarımsak yiyemiyorum. Yaz günleri günlük gömlek değiştiriyorum. El-tırnak temizliğime dikkat ediyorum. Mikrop öldürücü makine aldım, malzemeleri onun içinde muhafaza ediyorum. Bir müşteriye kullandığım jileti, ikinci bir müşteriye kullanmam.

ESKİ BERBERLER NASILDI?
Eski berberlerin işi bugüne göre daha zordu. Usturalar, biley taşında haftada bir kere bilenirdi. Ayrıca her tıraştan önce kayışa sürülüp keskinletilirdi. Tıraş sonrası, mikrop varsa ölsün diye, ispirto içinde bekletilirdi. Kanayan yere kantaşı sürülürdü. Kalfalık yıllarımda Bolvadin’de kel çoktu. Kellik, saç ve deride oluşan bulaşıcı bir mantar hastalığıdır. Eskiden temizlik yeteri derecede yoktu. Saçların dibinde kirden dolayı mikrop oluşur; o da o bölgedeki saçları dökerdi. Uzun tedavi sonucu saçlar geri çıkardı. Bu gün için imkanlar iyileştiği için kellik tarihe karıştı.
Ayrıca bit de çoktu. Bazılarının saçını makine ile keserken, makinenin önü kan ve bit olurdu. Fakirlik, imkansızlıklar, kişileri bu durumlara getiriyordu. Şimdi bir tane bulsam, kavanozun içine koyup herkese göstereceğim.

MESLEĞİNİZİNZORLUKLARI NELERDİR?
Bolvadin’deki esnaf gurublarından en uzun yaşayanlar terzilerdir. En kısa yaşayanlar ise berberlerdir. Şu anda yaşım daha altmış dört olduğu halde, devamlı bu mesleği yapıp da yaşayan başka berber yok…Bu da bizim mesleğin ne derece zor olduğunu göstermektedir. Devamlı ayakta olduğumuzdan dolayı, bacaklarımızda varis oluşur. Bel ağrısı problemlerimiz olur. Memur ve öğrenciyi düşündüğümüz için cumartesi ve pazar günü de çalışma durumumuz vardır.
Bugüne kadar dürüst çalıştım, helalinden kazandım. Kişi kendini ya rahmetle yadettirir ya da lânetle…İnşallah rahmetle yadedilenlerden olurum...
Nur Sait EKİCİ HOCAMA TEŞEKKÜR EDERİZ

Cafer KAYACAN Kimdir ? Cafer KAYACAN'in Hayati



TEYYARE USTA – (CAFER KAYACAN) KİMDİR? Cafer KAYACAN'ın Hayat Hikayesi...

Cafer Kayacan 1904 yılında Bolvadin’in Hacıhalife Mahallesi’nde dünyaya geliyor. İnşaat ustası olan babasının adı Mehmet’tir. Mehmet’in üç erkek kardeşi daha var. Bunların üçü de savaşa gidiyorlar, birisi şehit oluyor, ikisi de gazi olarak geri dönüyorlar. Marangozluk, inşaat ustalığı, sıvacılık yapmıştır. 

Cafer Usta; zayıf, ince, uzun boylu birisi idi. Başına devamlı kasket giyerdi. Gözüaçık, cesur, çalışkan, hamaset sahibi idi. 

Komple bir inşaat ustası olup, elinden her iş gelirdi. Yürürken ve çalışırken çok hızlı hareket ettiğinden dolayı, toplum ona “uçak” anlamına gelen “Teyyare Usta” lakabını taktı. Zamanla, adının yerine lakabı çok kullanılmaya başlandı. Kendinden sonra çocukları da aynı lakapla anılır oldu. Tetik ve telâşeli iş yapardı. 


İşinin içine hile sokmaz, her işte kendi işi gibi çalışır, biran önce bitirmek isterdi. Ekmek teknesi olan keseri, onun silahı gibiydi. Keserini hiç yanından ayırmaz, Sol kolunun dirsek kısmına gelen tarafa keseri sıkıştırır, elini de bağrına basar, iş bitiminde evine getirir, sabah tekrar götürürdü. Kesinlikle yemin ve küfür bilmez, bazen kızdığı zaman: “Tövbeler tövbesi olsun!” derdi. İnsan-ı kâmil idi. Kibir gurur bilmezdi. Muhteris değildi, hiçbir zaman çok kazanma hırsı içerisinde olmadı. Günlük haline devamlı şükrederdi. En kötü alışkanlığı sigara idi. Günde iki paket sigara içerdi. Kendisi sigara içtiği halde, çocuklarına, torunlarına sigaranın zararlarını anlatırdı. Bu yüzden çocukları ve torunları sigaranın yanına dahi yaklaşmadılar. 
Beş oğlan, iki kız; yedi kardeştirler. Ağabeyleri; Kamil, Şükrü, İsa, Ali Osman da marangozluk ve inşaat işleriyle uğraşmışlardır. Evlerinin iki ev ötesinde “Cafer Dede Türbesi” var. Bu mahallede bulunanların bazı ailelerinde “Cafer” ismi vardır. Babası buna bu mübarek kişinin ismini verir. 1975 yılında hac farizasını yerine getirir. 


İNŞAAT İŞLERİ Bolvadin’de bundan altmış-yetmiş sene önce, binalar tek katlı ve nadiren iki katlı olarak yapılırdı. Harç olarak genellikle çamur kullanılırdı. Damlar düz toprak dam olup, akmaması için çorakla sıkıştırılırdı. Bazı varlıklı ailelerin ve resmi dairelerin damları çatılı olup, İtalya’nın Marsilya Bölgesi’nden deniz yoluyla getirtilen kiremitler, çatı üzerindeki dama döşenirdi. Bu yüzden eski adamlar kiremide “marsilya” derdi. Taştan yapılan temellerin “subasman” denilen yüksekliği bittikten sonra, ahşap işine başlanırdı. Kalın ağaçtan dikilen direklerin arası, çaprazlamasına ince ağaçlar çakılır, bu ağaçların araları da tuğla ile kapatılırdı. Bir deprem olduğu zaman bu çapraz çakılan ağaçlar sallanır fakat yıkılmazdı. Bir de kerpiçten yapılan yığma evler vardı. Duvar kalınlığı neredeyse yarım metreye yakın olurdu. Bu tür duvarlar, hem yıkılmaz hem de kışın sıcak, yazın serin tutardı. Evlerin tavan kısmına direkler döşenir, onun üzerine hasır çakılıp kamışla kapatılırdı. Kamışın üzeri ise çamurla kapatılırdı. 

Evin odalarında; mutlaka ahşaptan yüklük, yüklüğün altına gusülhane, çiçeklik yapılır, aynı zamanda ocak ihmal edilmezdi. Tefçiler, Karacaustalar (Kalay), Aynacılar, inşaat işlerinde önde gelen ailelerdi. Bunlar ekip halinde çalışır, bir evi temelden tavana kadar yapar bitirirlerdi. İçinin marangozluk işlerini kışın yaparlardı. Bu günkü tabirle “anahtar teslimi” dediğimiz şekilde bitirir teslim ederlerdi.

HAYATA ATILIŞ Cafer Kayacan’ın babası ve dört ağabeysi inşaat işleri yapıyorlar. Bazen Bolvadin dışına gidip iki ay gelmiyorlar. Erkek kardeşlerin en küçükleri Cafer Kayacan

Ağabeylerinin hepsi de o gün için tahsil görmüşler. Bir büyüğü Ali Osman Rüştiyede okumuş, aynı zamanda yarım hafız olan bir kişi…Cafer’i okula göndermezler, okul çağında iken ağabeylerinin yanında çalışmaya başlayarak hayata hazırlanır. Ağabeysi Ali Osman, Cafer’e dersler vererek onun okuma ve yazma öğrenmesini sağlar. Daha ilkokul yaşlarında hayatın yükünü omuzlayan Cafer, askerlik vaktine kadar esnaflığın ve ustalığın bütün özelliklerini öğrenir, hayata hazırlanır, pişer. 

Cafer Ağa’mın bu özelliklerini yazarken aklıma bugünkü gençlik geldi. Son yıllarda delikanlılarda gördüğüm tek şey: kısa paçalı dar pantolonun altına çorapsız ayakkabı giyip, sakalını Hacivat gibi kesen; ellerinde Osmanlı Tuğralı yüzük ve parlak tesbih görüntüleriyle poz verip, bunu internetteki sayfasına koyan; hiç bir yerde çalışmayıp bir halt yemeyen bilgisiz tembel tipler… 

Kızlarda ise durum daha da içler acısı: Başında eşarp, altında tayt, kulağında beyaz kablolu kulaklık takılı, elinde oynadığı telefonla önünü ve dünyayı göremeyen, ev işi el işi nedir bilmeyen, şımarık, konuşurken ağzını geverek konuştuğu için ne dediği anlaşılmayan; ülke, ekonomi ve aile sorunlarından habersiz; büyüğe-küçüğe saygısı sevgisi olmayan zavallılar…


KURA ÇEKMEK Askerliği İstanbul’a çıkan Teyyare Usta, vatani vazifesini yerine getirdikten sonra memleketine döner ve dünya evine girer. İlk çocuğunu kucağına almanın heyecanını yaşamaktadır. Çocuğu dünyaya gelir fakat kısa bir süre sonra ölür. Daha sonra dünyaya gelen beş çocuğu da bir müddet sonra ölürler. Hanımı ve kendisi, ölen çocuklarının arkasından çok üzülmektedirler ve elem içerisindedirler. Yedinci çocukları dünyaya gelince yaşaması için çok ümitlenirler fakat o çocuk da sekiz aylıkken ölünce, büyük bir karamsarlık içerisine girerler. 1940 yılının bahar ayları…Teyyare Usta, erkenden inşaattaki işine gider. Yer: Bekirağa Mahallesi…İnşaat yapılan ev: Badinik’in (Mevlüt Terzier) evi… Diğer usta ve amelelerle işlerine başlarlar. Evin tavan direklerini döşeyip hasırı çakarlar. Öğlen ezanı okununca işi bırakıp ellerini yıkarlar ve inşaat evinin bir odasına oturup yemeğin gelmesini beklerler. Mevlüt Ağa biraz sonra kucağına bastığı koca bir hevikle gelir. Hevikte keşkek vardır. Heviği gören ustaların amelelerin gözleri parlar. Bir tepsi üzerine döktükleri yarı etli, gongurdak biberiyle pişmiş olan keşkeğe çalarlar kaşığı… Doyan “Elhamdülillah!” diyerek kenara çekilir ve sigarasını yakar. 


Karınlarının doymasının verdiği keyifle bir oyun oynamaya karar verirler. Oradan birisi: “Bir kura atalım, kimin karısı önce ölecekse ona çıksın.” der, herkes kabul eder. Bir kura atarlar, kura Teyyare Usta’ya çıkar. Bu kabul etmez ve tekrar atılmasını ister. İkinci atılan kura da Teyyare Usta’ya çıkar. Teyyare Usta’nın morali bozulur gene kabul etmez. “Erenler üç.” diyerek tekrar kura atmak isterler fakat gene kuraya girmek istemez, zorla sokarlar. Üçüncü kurada da gene buna çıkınca kızar ve istirahat saati dolmadan işinin başına döner. Akşama doğru işi paydos ederler ve herkes evine gider. 

Ertesi gün sabah, ustalar ve ameleler inşaata gelirler ve işlerine başlarlar. Aradan iki saat geçmiştir fakat Teyyare Usta işe gelmemiştir. Abdil Usta (Çelik) Külcünün Hasan (Burun) Usta’ya “Git şunun evine bak gel! Hasta-sökel olur!” der. Külcünün Hasan gider ve biraz sonra heyecanlı bir şekilde gelerek: “Teyyare Usta’nın garı ölmüş!” deyince hepsi iş önlüklerini çıkartıp cenaze evine koşarlar. Teyyare Usta üzgün bir şekilde ev kapılarının önüne yere çökmüş, sırtını duvara dayamış, bağrını güneşe vermiş, elinde sigarası, düşünceli bir şekilde oturuyor. Bunlar yanına gelince kafasını sallayarak: “Gördünüz mü ettiğinizi!... Garı gitti!” der. O gün öğleyin cenaze defnedilir. 

Aradan bir süre geçer, Cafer Ağa’nın üzüntüsü henüz bitmemiştir. Komşuları Şaban Ali’si (Akşahin) var. Şaban Ali’si Yemen’de Aden’de Arabistan’da savaşmış, iki sene İngilizlere esir düşmüş, on bir sene askerlik yapmış bir gazi… 

Buna: “Oğlum, bu böyle gitmez, seni everelim.” der. Cafer Ağa kabul edince, Şaban Ali’si bunun temizliğini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını bildiği için kızını verir. Bu hanımından üç oğlu, iki de kızı olur. Oğullarından Mehmet, maden mühendisi olup, iki dönem Bolvadin Belediye Başkanlığı yapmıştır. İkinci oğlu Ramazan, marangozluk mesleğini seçmiş ve emekli olmuştur. Üçüncü oğlu Ali ise hafız olup, din görevlisi olarak çalışmaktadır. 

YUMURTA Önceleri zanaat çeşitleri çoktu. Çocuğunu okutma fikri çok kişide de yoktu. İlkokulu bitiren çocuğa iyi bir sanat dalı aranır ve oraya verilirdi. Çırak olarak giren çocuk, sonra kalfa, sonra da usta olurdu. “Eti senin kemiği benim” diye bir sanatkâra verilen çocuk, ustasına babasından daha çok itaat eder, her türlü zorluğa göğüs gerer, en sonunda da altın bileziği koluna takardı. Ustalığı öğrenen delikanlı, askerlik dönüşü kendi işini kurardı. Günümüzde teknolojinin ilerlemesi sonucu, pek çok esnaf çeşidi yok oldu gitti. 

 Yıl 1969… Teyyare Usta, Dortlunun Mehmet’in evini yapıyor. Ameleler ise Memidikler’in Abdullah Yaman ve İsmet Kalkan…Duvarları bitirmişler sıra çatıya gelmiş. Ameleler aşağıda çalışırken, Teyyare Usta da çatıyı çakıyor. Abdullah Yaman, yanındaki İsmet arkadaşıyla muhabbet ederken ona: “Biz çalışıyoruz, paranın çoğunu usta alıyor!” diye şikayette bulunur. Çatının tepesinde bulunan Teyyare Usta bu lafı duyar ve amelesine bir ders vermek ister. Cebinden bir lira çıkartır ve aşağıya atarak Abdullah’a, bakkaldan iki yumurta getirmesini söyler. Abdullah bakkaldan iki yumurta alır ve çatıya çıkıp yumurtaları ustasına verir. Ustası, yumurtanın birisini Abdullah’a vererek, çatının üzerindeki dik kısma bunu koymasını söyler. Abdullah şaşkın bir şekilde yumurtayı koyar fakat yumurta üstünde durmaz. Yumurtayı ustasının elinden alır ve biraz harç koyup yumurtayı üzerine koyar, yumurta düşmez. Abdullah’a: “Gördün mü aslan Abdıllam, ustalar parayı bunun için çok alıyor.” diyerek, kalp kırmadan amelesine ders vermiş olur. Amele ustasını sollamazsa sanat ölür, hatalı sollarsa amele ölür. 

HAYIR VE HASENÂT İnsan, kendi için istediği bir şeyi, başkaları için de istemelidir. Yolda-darda kalana yardımcı olunmalıdır. Cafer Usta’nın kendisine görev bildiği hasletlerden birisi de, zorda olanın yardımına koşmasıdır. İhtiyaçlı bir kişinin evi göçerse, ücretsiz tamirini yapıverir. Kendisi ihtiyaçlı olduğu halde, yaptığı iş için ücret almaz. Çalışmayı, üretmeyi çok sever. Çocuklarını da bu şekilde yetiştirir. Çocukları küçükken, aileye yük olmamak için her işte çalışırlar. Kiremit ocağına giderler, otobüslerde kaymaklı şeker satarlar. Yaz günleri anneleri bunları erkenden kaldırır, abdestlerini alırlar, İmaret Camisi’nde sabah namazını kıldıktan sonra Simitçi Hüsnü Sezen’in fırına gidip simit alır satarlar. Çocuklarının şimdiye kadar, kaza namazları yok denecek kadar azdır. Büyük oğlu Mehmet, gençlik yıllarında Bolvadinspor’da top koşturmuş olup iyi bir futbolcuydu. Spor alanında “Teyyare” lakabıyla anılırdı. Babası ise bunun top oynamasına pek hoş bakmaz. Kimsenin teşviği olmadan çalışmış ve mühendis olmuştur. 

Ölümünden iki sene öncesine kadar çalışan Teyyare Ustada, kesinlikle çok para kazanma hırsı yoktur. Tamaha dalmaz, hırsa kapılmaz. Çok kazanma hırsı olanların sonunun ne olduğunu bilir. Olana “Bereket versin.” der. Bir karınca, yere dökülen baldan birazcık yer ve gider. Tadı hoştur. Geri döner daha çok yemek için içine girer fakat ayakları bala yapışınca debelenerek ölür. İşte, dünya hayatı bu bal gibidir. Kim yetecek kadar alırsa kurtulur. Kim de içine dalarsa sonu karınca gibi olur. 

Yıl 1965… İmam-hatip okulu pek çok ilde ve ilçede yok. Kitapçı Süreyya Neslioğlu Okul yapmak ister ve dernek kurarak bunu da yönetime alır. Bu da gece gündüz bu okulun yapımı için çalışır, etraftan hayır toplar. Bu yapılanlar yarın önüne gelecektir. 

DOĞUM VE ÖLÜM Yaratılışımızdan beri, Türk Milleti olarak devamlı mazlumun, yoksulun, kimsesizin yanında yer almışız. Savaşlar sonrası yoksul düşen halk, ümitsizliğe kapılmamıştır. Kıtlıktan, doğal afetlerden gelen yıkımlardan sonra birbirimize kenetlenmiş, destek olmuşuz. Yoklukta ve varlıkta devamlı tevekkül etmiş ve şükretmişiz. Komşu haklarına riayet etmiş, birbirimizi korumuş gözetmişiz. 

Cafer Usta’nın en önemli meziyetlerinden birisi de, ihtiyaçlının yanında bulunması ve hayır işlerinde koşturmasıdır. Çevresine, devamlı bu dünyanın boş olduğunu söyler, sonunda ölüm olduğunu belirtir. Hayvanların her şeyinin işe yaradığını belirtirken; insanın ölüsünün bir işe yaramadığını, sadece yaptığı güzel işler ve iyiliklerle anılacağını söyler. Mezara girdiğimizde maddi ve manevi olarak başımıza gelecekleri unutmamamız gerektiğini belirtir. 

Öldükten sonra yaklaşık 30 dakika içerisinde vücutta refleks diye bir şey kalmıyor. Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalıyor. Boşaltım sistemi tamamen gevşiyor, idrar akıntısı oluşuyor. Ölümün gerçekleşmesinden 24 saat sonra vücut çürümeye başlıyor. İlk çürüyen organlar ise; göz, beyin, mide ve bağırsaklar… En geç çürüyen kısımlar ise; kalp, mesane, böbrek... İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun çalıştıkları için, hızla gaz ortaya çıkıyor. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep oluyor. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, siyaha dönmeye başlıyor. Günden güne şişen karın patlıyor ve göğüs çöküyor. Bu olay mezar üstünden duyulabilecek kadar sesli olabiliyor. Ortalama dört yıl sonra, insan tamamen kemik haline dönüşüyor. Güzelliğin, yakışıklılığın, zenginliğin, kibrin, malın mülkün, makamın mevkiin nerede? Mallarınızdan tasadduk edin. Hayır konuşun, hayır yapın. Zîra elimizle yaptığımız amellerden başka bir şey kalmayacak. Ne kadar bakımlı olursan ol, seni en son imam yıkar. Ne kadar borçlu olursan ol, musalla taşında iken hakkını helal eder insan. Çünkü ölüler masum görünür çoğu zaman. Dünyada temiz çıktı diye, ahirette aklanmaz insan. 


Ey bizleri ve bütün yaratılmışları yoktan var eden, varlığından sevgisinden ve rahmetinden haberdar eden yüce Rabbimiz!.. Hakkıyla ifade etmekten âciz kaldığımız; hamdimizi, senâmızı, şükrümüzü, duamızı sana havale ediyoruz. 

EL MEVT-ÜL HAKKUN Ölüm yokluk değil, hiçlik hiç değil. / Şu fâni dünyadan terhistir ölüm. / Kara toprak olup mahvolmak değil. / Maksuda kavuşmak vaktidir ölüm. 11 Mayıs 1982 Salı…Cafer Kayacan 78 yaşında iken “ölüm haktır” kuralına uyarak bu dünyadan ayrılır. Allah Gani Gani Rahmet Eylesin…Ruhuna Fatiha...

Kaynak:24eylül.com

SARI SÜLEYMAN - (SÜLEYMAN KAN) KİMDİR ? Hayatı

SARI SÜLEYMAN - (SÜLEYMAN KAN)


SARI SÜLEYMAN - (SÜLEYMAN KAN) 

Bolvadin İleri gelenlerinden Temel Taşlarımızdan "Sarı Süleyman" lakaplı yiğidimizin hikayesini konu alıyoruz.

Yazdığım hayat hikayelerinin bazılarında, “Sarı Süleyman” ismi çok geçti. 

Yardımseverliğinden, fedakarlığından, bonkörlüğünden, insanlara faydalı bir kişi olduğundan bahsediliyordu. 

Merak edip araştırdığımda ortaya, denildiğinden daha fazla bir kişilik çıktı. Hayat hikayesini yazmaya karar verdim. 


Süleyman Kan, 1910 yılında Bolvadin’in Erkmen Mahallesi’nde dünyaya geliyor. “Kelavlar” diye bilinirler. Çiftçi olan babasının adı Hüseyin’dir. İki kız, iki oğlan dört kardeştirler. Bütün ömrü gölde geçen Sarı Süleyman, kındıra-kamış ticareti, balıkçılık, çiftçilik ve yastık basma işleri yapmıştır. 

Sarı Süleyman uzun boylu, yeşil gözlü, sarışın, iri kemikli, boyunun uzunluğundan dolayı biraz kamburca görünüşü olan bir kişidir. 

Kışın, uzun paltosunu arkasına doğru toplar, iki elini de arkasına bağlar öyle yürür. Sert görüntüsünün altında, yumuşacık, merhametli bir yüreği vardır. 

YALNIZLIK İlkokul yıllarında mahalle mektebine gider ve sûrelerin yanı sıra Osmanlıca’yı da öğrenir. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan babasına yardım ederken, ağabeysi Mustafa’nın Çanakkale Savaşı’nda şehit olduğu haberi gelir. Şehit haberini alan annesi üzüntüden vefat eder, arkasından da babası hakkın rahmetine kavuşur. 

On yaşında kimsesiz kalan Süleyman, Akçeşme Mahallesi’ne Kipiler’e gelin giden ablasının yanına taşınır. O mahalledekiler genellikle rızkını gölden çıkartmaktadırlar. Bu da göle gidip çalışmaya başlar. Askerlik vaktine kadar gölde çalışır. 

Askerlik dönüşü ablası vasıtasıyla bir kızı isterler. Kızın annesi: “Köpeklere doğrarım gene vermem!” der fakat kızın isteği üzerine verirler. Evliliğinde üç kızı olur. 




GÖLCÜLÜK Eber Gölü, Türkiye’nin 12. büyük gölüdür. Akarçay’dan ve Sultandağları’ndan gelen suyla beslenir. Tatlı su balığı çeşitlerinin yanı sıra, bazı kabuklu canlılar da yaşar. Bitki olarak içerisinde kındıra ve kamış yetişir. Çevresindeki köy ve kasabaların yanı sıra, Bolvadin’in Ağılönü Semti’nden ve Akçeşme Mahallesi’nden çok kişi, bu gölden ekmeğini çıkartmıştır ve çıkartmaktadır. 

Bu gün için meslek haline gelen “gölcülük”, en zor mesleklerden birisidir. Devamlı su içerisinde çalışmak, yorucu ve meşakkatlidir. Sarı Süleyman da rızkını gölden çıkartanlardan olmuştur. 



Naillerin Çiftliğinin bir bölümünü kiralar, orada yatar-kalkar, bahçesine bostan eker. Perşembe günleri akşamüzeri evine gelir, üstünü-başını değiştirir, dinlenir. Cuma namazını da eda ettikten sonra tekrar göle gider. Ayrıca, meradan biçtiği otları balya yaptırarak istasyona götürüp, trenle başka yerlere gönderir. 


Yazın devamlı kındıra- kamış biçerken, kışın da bunlardan yastık basar. Evlerinin yakınındaki “Çanakkale Boğazı” denilen yerde “Karbeyaz Evi” adlı atölyede işçileriyle birlikte yastık basar. 

Eşi Ayşe Aba, esnaf çocuğu olduğu için hasır dokumasını bilmemektedir. Zamanla öğrenir ve çocuklarına da öğretir. Ayşe Aba kocası ölünce: “İki katımlık unla ben ne yapacağım?” diye kahirlenir fakat kızlarıyla dokuduğu hasırların ücretiyle geçinirler. 


Yastık, yıllardır Anadolu evlerinde kullanılan bir eşyadır. Anadolu insanı yere yayışarak oturduğu zaman dinlenir. Bu yüzden duvar kenarlarına yastık koyar, yastıkların üzerini işlemeli örtü ile süsler. “berdi yastık” dediğimiz bu yastıklar, sağlıklı olduğu için duvarın soğukluğunu, nemini hissettirmez. 

Günümüzde pek çok insan, kanepede koltukta oturduğu için rahat edememekte, köşe minderine bağdaş kurup, yastığa dayanarak oturmayı özlemektedir. 

Sarı Süleyman, imal ettiği bu yastıkları trenle Aydın’a götürmektedir. Gelirken oradan boş gelmez; kuru üzüm, incir, zeytin, zeytinyağı getirir ve satar. 

Orada gördüğü, bembeyaz pamuk tarlaları hoşuna gider ve pamuk tohumu getirir. Akçeşme Okulu’nun arkasındaki tarlaya bunu eker fakat iklim değişikliğinden dolayı verim alamaz. 



CÖMERT VE CİMRİ Merhamet, acıma duygusu, yardımlaşma, cömertlik her insanda bulunması gereken özelliklerdir. Elindeki malıyla, ihtiyaçlıya gönlünden coşarak yardım edene cömert kişi denir. 

İnsanlara yardım etmekle, sadaka vermekle kulun malı eksilmez, aksine bereketlenir. Yerdekilere acırsak, göktekiler de bize acır. Cömert olmak, en güzel huylardan birisidir. 

Cimrilik ise en kötü hastalıktır. Parası, malı olduğu halde, harcamaya korkan kişiler: eli sıkı, nekes, pinti, gıpti, hasis, varyemez adlarıyla da anılır. 

Yaşadığımız hayatta, cömert ve cimri insanlara çok rastlarız. Cömert insan sevilir, sayılır, yıllar geçse de unutulmaz. Cimri insan ise, nefsinin üstünlüğünden, şeytanın vesvesesinden kurtulamaz. Cimrinin yüzüne bakmak bile insanın kalbini katılaştırır. Bu tür insanlar para biriktirdikçe, daha çok para biriktirme hırsına kapılırlar. Çevresindeki ihtiyaçlılara karşı kör ve sağırdırlar. Ev üstüne ev, tarla üstüne tarla alırlar. En sonunda mirasçılara, malları, paraları bırakır giderler. 

Aslında cimrilik sadece mal ve parayla da olmaz. Ailesine, çocuklarına, eşine göstermesi gereken ilgiyi ve sevgiyi göstermeyen insan da cimridir. 

Dünyanın yarısını fetheden Makedonya Kralı İskender’in ölmeden önceki üç vasiyeti: 
1- Tabutumu en iyi doktorlar taşısın. Ölümüme doktorların bile çare olamadığı bilinsin. 
2- Tabutum giderken servetimi yollara saçın. Malın-mülkün fayda etmediği bilinsin. 
3- Bir elimi tabuttan sallandırın. Elimin boş gittiği görülsün. Ey insanoğlu şaşarım sana!...Öleceksin, sağ yanın yere gelecek! Sen hâlâ neyin peşindesin? Zaman varken yoksulun, fakirin yanında ol! Hiç olmazsa okuyan bir öğrenciye burs ver. Bu verilenler hiçbir zaman boşa gitmez. 

Bir insan acı duyuyorsa canlıdır, başkasının acısını duyuyorsa insandır.

 MERHAMET DUYGUSU Sarı Süleyman’ın en büyük özelliği, insanlara faydalı olmasıdır. Kazandığını; ihtiyaçlıyla, eşle-dostla, komşuyla paylaşmasıdır. Hanımı Ayşe Aba’ya, kendilerine yetecekten daha fazla yemek yaptırır. Eve gelirken yanında bir misafir getirir veya sofraya oturunca bir misafirin gelmesini bekler.





 Gelin olacak fakir kızlara, Aydın’a gittiğinde gelirken çeyiz sandığı getirip hediye eder. Gölden getirdiği balığı önce temizler, ipe takar, “komşu hakkı” diyerek, komşulara vermeden kendisi yemez. 

Çarşıdan-pazardan aldığı yiyecek eşyalarını eve getirirken, komşu çocuklarına da verir. Bir gün, en küçük kızı kapılarının önüne oturup salatalık yemeye başlar. Bunu gören babası çok kızar ve “Alan var, alamayan var!” diyerek evin içine gönderir. 

Kendi gücü nispetinde ihtiyaçlıya yardım eder, yetmediği yerde mahallelerinde bulunan arkadaşları, Ramazan Akçakır ve Büzük Hasan ile birlikte, akşam olunca arabaya binerler, durumu iyi olan kişilerden; un, yağ, haşhaş, bulgur, tezek toplayıp gece kimse görmeden ihtiyaçlılara ulaştırırlar. Bazen kahvehaneye girer, eline çay tepsisini alır, oradaki kişilere, isim vermeden bir ihtiyaçlı olduğunu bildirir ve tepsiyi herkesin önünde gezdirerek yardım parası toplar. O kadar çalışmasına rağmen, öldüğünde de hiç parası yoktur. 

BİT VE CEZA İğneci Faruk Göker Ağabeyle röportaj yapmıştım. Bana, çekilen sıkıntıları belirtmek amacıyla bir hatırasını anlatıp, bunu yazmamı istemişti. 

Yıl 1940…Yokluk yılları… Evlerde su yok, sokak çeşmesinden taşınıyor. Sabun yok, olsa da pahalı, bazen yarım sabun alınabiliyor. Doğru dürüst giyecek yok, devamlı üstlerini değiştiremiyorlar. Bu sıkıntılar olunca, herkeste bit-pire çok oluyor. 

Faruk Göker, iki yaşında iken babasını kaybeder. Dört çocuğa anaları bakmaktadır. Okula gitse, kitap-defter alacak paraları yok. Sarı Süleyman, kitap defter işini yüklenir ve alıverir. İkinci sınıfta iken, o zaman ilk dersin başında sınıf başkanı temizlik kontrolü yapar. Önce herkes mendilini sıranın üzerine bırakıp, mendilin üstüne de iki elini koyar. Mendil ve tırnak kontrolü yapılır. 

Arkasından başkan, herkesin yakasını-kulağını, ‘Bit var mı?’ diye kontrol eder. Kimde bit çıkarsa, bit başına 5 kuruş ceza alınır. Bu paralarla okulun ihtiyacı görülür. Bu kontrolde bazı arkadaşlarında bit çıkar. Bunda da 5 tane bit çıkmıştır ve 25 kuruş ödemesi gerekmektedir. 

Öğretmen, paraları getirmeleri için evlerine gönderir. Eve varınca anası: “Üstünü daha dün değiştirdiydim, nerden gelmiş?” der. Anasında para yok, ne yapsın gariban!.. Parayı veremez. Çocuğun okula gitme isteği de çok fazla…Anası, Sarı Süleyman’a gidip istemesini söyler. Bu da evlerine gidip Süleyman Ağa’ya durumu anlatır. O da hemen çıkarıp 25 kuruş verince, parayı okula götürür. Bu vesile ile Faruk Ağabey okur ve hastaneye sağlık memuru olur. İyilik yaparken, sadece karşı tarafın muhtaç olduğunu düşünerek yapmak yerine, bizim de bu iyiliğe ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız. 

ZENGİNLER – FAKİRLER Bolvadinliler; zenginin çok zengin, fakirin çok fakir, orta hallinin az olduğu dönemleri de yaşadılar. Zenginler parmakla gösterilecek kadar az idi. Orta halli olanlar ve fakirler de sayılamayacak kadar çok idi. Bu iki sınıf arasında; kültür, yaşantı ve kişilik bakımından da farklılıklar vardı. Bazı zenginler, gösterişe kaçmadan, mütevâzi bir hayat sürerlerdi. Bazı varlıklı aileler de kendilerini üstün görürler, zenginliklerini ön plana çıkarmak için gayret gösterirlerdi. Bilhassa kadınlar arasında bu uçurum daha fazla idi. Düğüne, misafirliğe giden zengin kişinin karısı, hemen dikkat çekerdi. Kıyafetinin yanı sıra, üzerindeki ziynet eşyaları abartılı bir şekilde dururdu. 

Başındaki festeki “alınlık altınları”, boynundaki ipe çizilmiş “böyük döğme” lerin ortasında sallanan “Beşibirlik”, gene boynuna iple takılı şekilde gaterinen (kat kat) sıralanmış “Mahmudiye” denen altınlarla, kadın kendini bir başka dünyada görürdü. 
Ayrıca; iki kolunun dirseklerine kadar dolu olan bileziklerini göstermek için de, ellerini göbeklerinin üzerinde tutarlardı. Orada bulunan, kulağına bir küpe alacak gücü dahi olmayan diğer kadınlar da, bunlara mel mel bakarlardı. 

Kendini bir halt sanma!.. Yaprak olsan yel alır; toprak olsan sel alır; ibret almazsan bir gün elindekini de alır! Biraz zaman ilerleyince, Avrupa’da işçi olarak çalışan kişilerin aileleri boy göstermeye başladı. Bu gurbetçi ailelerin bazıları gösterişe girmeden normal hayat sürerken, bazıları da zengin olmanın kompleksiyle gösterişe daldılar. Düğünlerde, gelinkızına normalden üç-dört kat fazla ziynet eşyası takmaya başlayarak, normal gelirli aileleri de zor durumda bıraktılar.

Düğünler âdeta kuyumcu dükkanı gibi olmaya başladı. Gün geldi devran döndü. O zenginlerin, zenginliklerinden eser kalmadı. Zenginler fakir oldu, fakirler zengin…

Toplumun hayat şartları iyileştikçe, zenginler kayboldu gitti. Şimdi ise herkes kendine zengin…Kimsenin kimseyi taktığı da yok, eyvallahı da yok!... Önemli olan maddi zenginlik değil, gönül zenginliğidir. Bazıları bunu geç anladı. ”Bir gün hak tecelli olacak, / Sanmayın ki dünya böyle kalacak. / Kısa çöp uzundan hakkın alacak, / Akibette alınır öcümüz bizim.” 

AŞAĞI MAHALLE Hasır denince aklımıza hemen, Ağılönü ve Akçeşme Mahallesi gelir. İnsanlık tarihinden beri Eber Gölü, bu bölgede yaşayan insanlar için geçim kaynağı, can damarı olmuştur. 

Daha çok, “Aşağı Mahalle” adıyla anılan Akçeşme Mahallesi’nin erkeklerinin çoğunluğu gölde çalışmış, kadınları ise hasır dokumuşlardır. Neredeyse kapı sekmece her evde bulunan hasır tezgahları, yakın zamana kadar hiç susmadan çalışmıştır. Vefâkâr, cefâkâr, fedâkâr, kanaatkâr Ağılönü ve Akçeşme Mahallesi kadınları, aile bütçelerine katkı sağlamak için, gece-gündüz, uyku-dünek demeden, yorgunluk-argınlık bilmeden çalışmışlardır. 

Her gün mutlaka yaşanan komşu kavgaları olsa da, birbirlerini daima korumuş ve gözetmişlerdir. Her evde en az dört-beş tane olan çocuklarına helal lokma yedirmek için gayret etmişler, onları hayata hazırlamışlardır. Bolvadin genelinde, oğlunu everecek olan anneler, “Akçeşme’nin suyundan içtiyse güzeldir.” düşüncesiyle, güzellikleri ve çalışkanlıklarından dolayı “Aşağı Mahalle”den kız almak için yarışa girmişlerdir. 

HEDİYELİK HASIR Tahtalı Mahallesi’nde oturan biraz varlıklı bir aile, evlerini satarak Akçeşme Mahallesi’ne bir ev yapar ve oraya taşınır. O gün için, zengin-fakir ayırımı çok olduğundan dolayı, mahalle halkı bunlara karşı ilgisiz davranır. Yeni taşınan bu aile, mütevâzi, yardımsever olduğu için, komşularının kendilerine “hoş geldin” e gelmelerini bekler. 

Komşular ziyarete gitmedikleri gibi, bir de bunlara soğuk davranırlar. Yeni taşınan ailede bulunan yaşlı kadın; hamamda, fırında, sokakta, komşuları gördüğü zaman evine gelmeleri için davet eder. Zamanında bazı zenginlerin, gurur-kibir içinde oldukları ve kendilerini büyük gösterdiklerinden dolayı, mütevazi bir hayat süren halk, bunlara yanaşmakta zorluk çekmektedir. Nihayet, mahallede bulunan Sarı Süleyman’ın komşusu Pembe Aba, bunlara ‘ev görme’ ye gitmeye karar verir. Hemen iyisinden bir hasır dokur ve başının üzerine koyarak bunların kapısını çalar. İçeriye buyur edilir. 

Evde bulunanlar, hediyelik hasırdan dolayı “Zahmet etmişsin!” derler ve bunu en güzel şekilde karşılarlar, gerekli ikramları yapıp ağırlarlar. Kapı önlerinde oturan diğer komşu kadınları da, merakla sonucu beklemektedir. Misafirlik bitiminde, Pembe Aba’yı hepsi kapıdan uğurlayarak gene gelmesini söylerler. Pembe Aba diğer komşu kadınların yanına geldiğinde, hepsi başına doluşup, içeride ne olduğunu sorarlar. Kadın, olanı-biteni anlatır, diğer kadınlar da o aileye ziyarete gitmeye karar verirler. Bu toplum neler yaşamış, neler görmüş! “Bak ibret al, yere düşen yaprağa; / O da eskiden yukarıdan bakardı toprağa!” 

HAYIRLA ANILMAK Süleyman Sarı gölde çalışırken hastalanır, evine gelir. Üç gün sonra doktora götürürler. Doktor Afyon’a havale eder. Tekrar arabaya bindirip yola çıkarlar. 31 Temmuz 1967 Pazartesi…Hava çok sıcak…Çarşı Camii önüne geldiklerinde hasta su ister. Arabayı durdurup Çarşı çeşmesinin tasından doldurdukları buz gibi suyu içirmeye çalışırlar fakat içemez, su dudağının kenarından dökülür. Rahmete kavuşmuştur. Oradan doğru evine götürürler ve evdekilere: “Yastıksız döşşek hazırlayın!” denilince, evde feryat-figan kopar. İkindi namazından sonra dâr-ül bekâya gönderilir. Allah Gani Gani Rahmet Eylesin. Ruhuna Fatiha…

kaynak:24eylül